Category Archives: DİN İLMİ

İLİMSİZ FETVA VERMEKTEN UYARI

Ḥamd Allâh’adır. O’na ḥamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O; tektir, ortağı yoktur. O’nun zıddı ve dengi yoktur. O’nun benzeri yoktur. O’nun mekânı yoktur. O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Yine şehadet ederim ki efendimiz, sevgilimiz, yücemiz, rehberimiz ve gözümüzün nuru Muḥammed ﷺ O’nun Rasûlü ve en sevgili kuludur. O ﷺ, risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete nasihatta bulunmuştur. Allâh, onu diğer peygamberleri mükâfatlandırdığı şeylerden daha fazlası ile mükâfatlandırsın. Allâh’ın salât ve selâmı efendimiz Muḥammed’e ve diğer peygamberlere olsun.

Ey Allâh’ın kulları, sizlere ve kendime her şeye kâdir olan yüce Allâh’a karşı takvalı olmayı ve Rasûlünün ﷺ yolundan gitmeyi tavsiye ederim.

Din kardeşlerim; bilin ki Allâh-u Teâlâ, kulunu dili, kulağı, gözü ve kalbiyle ne yaptığından kıyamet gününde hesaba çekecek. Allâh, kulunu bu dünyada hangi durum için caizdir ve hangi durum için caiz değildir dediğinden hesaba çekecek. Allâh-u Teâlâ yüce Kur’ân’da şöyle buyuruyor:

﴿وَلَا تَقفُ مَا لَيسَ لَكَ بِهِۦ عِلمٌ إِنَّ ٱلسَّمعَ وَٱلبَصَرَ وَٱلفُؤَادَ كُلُّ أُوْلَٰئِكَ كَانَ عَنهُ مَس‍ُولا ٣٦﴾

Manası: Kesin bilgi sahibi olmadığın şey hakkında konuşma. (Kişi) kulak, göz ve kalp, bunların hepsinden sorumludur. (El-İsrâ’ suresi, 36. ayet)

Yani ilimsiz konuşma. İlimsiz fetva vermek büyük günahlardandır. Rasûlullâh ﷺ şöyle buyurmuştur:

مَن أَفْتَى بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ ملائكَةُ السَّمَاءِ والأَرْضِ اهـ

Manası: Kim ilimsiz fetva verirse, onu göklerde ve dünyada bulunan melekler lanetlerler. (Hafız İbn-i Asakir “Mucem Şuyuh İbn-i Asakir”de)

Din kardeşlerim; madem durum böyle, peki ilimli fetva vermek ne manaya gelir? İyi dinleyin; fetva veren ya müçtehittir, ya bir müçtehidi fetvasında taklit eden (yani onun fetvasını aktaran), ya da ilimsiz fetva vermeye cürret eden biridir. Müçtehit olan kişinin içtihat verme izni var. Yani kendisinde bulunan belirli sıfatlara ve mutlak şartlara binaen, içtihat etmesi caiz olan kişidir. Bu sıfat ve şartlar ise asrımızdaki insanların çoğunda yoktur. İmam Şafii (Allâh ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: Kişi kendinden önce hasıl olmuş yöntemleri, Selef âlimlerinin sözlerini, insanların icmaını ve âlimlerin ihtilaflarını bilmedikçe, içtihat ehlinden değildir. Ki böylece icmaya karşı gelmesin. Ve kişi arapça dilinde âlim olması gerekir ve şer-i naslarda varit olan sözlerin manalarını arapçaya uygun bir şekilde bilmesi gerekir. Müçtehit ayrıca, hükümlerle alakalı ayetleri ve hükümlerle alakalı hadisleri senetleriyle ve rivayet edenlerin hâllerini bilmesiyle birlikte ezbere bilmesi gerekir. Ve El-Nasih ve El-Mensuhu, El-Âm ve El-Mahsûsu, El-Mutlak ve El-Mukayyed’i, bilmesi gerekir. Müçtehidin, bundan ötürü kuvvetli bir anlayışa sahip ve adaletli olması gerekir. İste böylesi, bir fetva verirse içtihadına göre fetva vermiş olur. Zamanımızda bütün bu sıfatları kendisinde bulunduran kişi nerede?! Şayet kişi, bu sıfatlar üzerinde değilse o zaman bir müçtehit imamın fetvasına itimat eder, yani herhangi bir meselede, müçtehidin sözünü nakleder. Lakin kim kendini, ehli olmadığı mertebelere yükseltirse, insanlara ilimsiz fetva vermeye başlar. Öyle biri, insanlara kendi hevasına uygun fetvalar vermeye başlar ve o kişi, kötü ve haindir. Allâh-u Tebârake ve Teâlâ, o kişinin daha dünyadayken rezaletini ortaya çıkarır. İmamımız, imam Şafii, bu husus hakkında şöyle buyurmuştur: Kim kendini, değerinden daha fazla yükseltirse, Allâh da onu asıl kıymetine geri düşürür. (El-Mecmu’u Şerhi’l Mehazib, 1/13)

Continue reading İLİMSİZ FETVA VERMEKTEN UYARI

Din İlmini Öğrenmeye Teşvik ve Farz-ı Ayn İlminin Beyanı

Hamd Allâh’adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O; tektir, ortağı yoktur. O’nun benzeri yoktur. O’nun mekânı yoktur. O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Yine şehadet ederim ki efendimiz, sevgilimiz, yücemiz, rehberimiz ve gözümüzün nûru Muḥammedﷺ O’nun Rasûlü ve en sevgili kuludur. O ﷺ, risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete nasihatta bulunmuştur. Allâh, onu diğer peygamberleri mükâfatlandırdığı şeylerden daha fazlası ile mükâfatlandırsın. Allâh’ın salât ve selâmı efendimiz Muḥammed’e ve diğer peygamberlere olsun.

Allâh-u Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm‘de şöyle buyuruyor:

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ ءامَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 18﴾

Manası: Ey iman edenler; Allâh’tan korkun ve herkes, yarın (Kıyamet Günü) için ne hazırlamış olduğuna baksın. (El-Ḥaşr suresi, 18. ayet)

Ey Allâh‘ın kulları, Allâh’a karşı takvalı olun. El-Azîz, El-Ḥakîm, El-Kaviyy ve El-Metîn olan Allâh’a karşı takvalı olun ve Kur’ân-ı Kerîm‘e sımsıkı sarılın. Kur’ân-ı Kerîm‘de şöyle geçmektedir:

﴿يرْفَعِ اللهُ الَّذِينَ ءامَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ﴾

Manası: Allâh aranızda din ilmini öğrenmiş olan mü’minlerin derecelerini yükseltir. Allâh, yaptıklarınızdan haberdardır. (El-Mucâdeleh suresi, 11. ayet)

Değerli kardeşler; Allâh, ilmiyle amel eden âlimlerin derecelerini yükseltmiştir. Bu da ilmin faziletinden ve şerefindendir. Din ilmi, İslam’ın hayatıdır. Din ilmi, iki kısım üzeredir. Bir kısım, her mükellefin üzerine, öğrenmesi farz olan ilimdir (farz-ı ayn ilmi). İlmin diğer kısmını ise bazılarının öğrenmesi durumunda, farz diğerlerinin üzerinden düşer. Bu ikinci kısma, din ilminden olan farz-ı kifaye ilmi denilir. Birinci kısım ise farz-ı ayn ilmi ve peygamber efendimizin şu hadisindeki muradıdır:

طلب العلم فريضة على كل مسلم

Manası: Din ilmini (farz-ı ayn ilmini) öğrenmek her (mükellef erkek ve kadın) Müslümanın üzerine farzdır. (Beyhaki)

Continue reading Din İlmini Öğrenmeye Teşvik ve Farz-ı Ayn İlminin Beyanı

Mucize

Hamd Allâh’adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O; tektir, ortağı yoktur. O’nun zıddı ve dengi yoktur. O’nun benzeri yoktur. O’nun mekanı yoktur. O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Yine şehadet ederim ki efendimiz, sevgilimiz, yücemiz, rehberimiz ve gözümüzün nûru Muhammed ﷺ O’nun rasûlü ve en sevgili kuludur. O ﷺ, risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete nasihatta bulunmuştur. Allâh, onu diğer peygamberleri mükâfatlandırdığı şeylerden daha fazlası ile mükâfatlandırsın. Allâh’ın salât ve selâmı efendimiz Muhammed’e ve diğer peygamberlere olsun.

Ey Allâh’ın kulları, sizlere ve kendime her şeye kadîr olan yüce Allâh’a karşı takvalı olmayı tavsiye ederim. Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

﴿وَقَالَ ٱلَّذِينَ فِي ٱلنَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ٱدعُواْ رَبَّكُم يُخَفِّف عَنَّا يَوما مِّنَ ٱلعَذَابِ ٤٩ قَالُواْ أَوَ لَم تَكُ تَأتِيكُم رُسُلُكُم بِٱلبَيِّنَٰتِ قَالُواْ بَلَىٰ قَالُواْ فَٱدعُواْ وَمَا دُعَٰؤُاْ ٱلكَٰفِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَٰلٍ ٥٠﴾

Ğafir suresi, 49-50. ayetler

Bu âyet-i kerîme bize bildiriyor ki: Ateşte olanlar, cehennem bekçilerine «Rabbinize dua edin, bizden bir gün azabı hafifletsin.» derler. Cehennem bekçileri, “Size peygamberleriniz apaçık delillerle gelmemişler miydi!?.” derler. Onlar, “Evet.” derler. Cehennem bekçileri de derler ki: “Öyleyse kendiniz yalvarın. Şüphesiz iman etmeyenlerin duası boşunadır.” Şüphe yok ki, Allâh, rasûllerine ve imân edenlere dünya hayatında ve şahitlerin kâim olacakları günde yardım edecektir. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır ve yurdun kötüsü onlarındır.

Mü’min kardeşlerim, Allâhu Teâlâ peygamberlerinden her peygamberi, peygamberliğine ve doğruluğuna kesin olarak açıkça delalet mucizeler ile desteklemiştir. Mucize, peygamberlerin peygamberlik davasında doğru sözlü olduklarında dair bir alamet ve delildir. Her peygamberin mucizesi vardır. Mucize, peygamberliği iddia edenin davasına muvafık gelen olağanüstü, yani adete zıt olan olaydır. Mucize, kendisine aynısı ile karşı konulmaktan beridir ve meydan okumaya uygundur. Peygamberlik davasına muvafık olmayana mucize denmez. Peygamberliği iddia eden Müseylimet’ul-Kezzab’ın başına gelen olay bunun için bir örnektir. O, bir gözü kör olan bir insanın yüzüne elini sürünce diğer gözü de kör olmuştur. Onun başına gelen bu olay, onun davasına zıt olup, onun davasında yalancı olduğuna delalet eder ve onu desteklemez.

Sihir gibi, aynısı ile kendisine karşı konulan olay mucize değildir. Mûsâ peygamber (aleyhisselâm) zamanındaki firavun, Mûsâ peygambere (aleyhisselâm) meydan okuyarak büyük sihirbazlardan yetmiş sihirbazı topladı. Onlar ellerinde bulunan ipleri attıklarında insanlara o iplerin sürünen yılanlar olduğunu hayal ettiriyorlardı. Mûsâ peygamber (aleyhisselâm) asasını attı ve bu asa gerçek büyük bir yılana dönüşüp o sihirbazlar tarafından atılan ipleri yuttu. Böylece sihirbazlar bunun sihir olmadığını; olağanüstü, yani adete zıt bir olay olduğunu ve aynısı ile ona karşı koyamayacaklarını anladılar. Bunu, Mûsâ peygambere (aleyhisselâm) bir destek olarak veren, eşi ve benzeri olmayan âlemlerin Rabbi’dir. Bunun üzerine o sihirbazlar “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine iman ettik.” dediler. Firavun onların üzerinde bulundukları şeyi terkettikleri ve kendisinden izin almadan iman ettikleri için onlara öfkelendi; onları tehdit etti ve onlar için büyük bir ateş yaktı. Onlar ise Mûsâ ve Hârûn’un Rabbi’ne iman etmekten geri dönmediler ve firavun onları öldürdü.

Continue reading Mucize

NAMAZ KILMANIN VE CEMAATİN EHEMMİYETİ

Hamt Allâh’adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O; tektir, ortağı yoktur. O’nun benzeri yoktur. O’nun mekanı yoktur. O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Yine şehadet ederim ki Efendimiz, sevgilimiz, yücemiz, rehberimiz ve gözümüzün nûru Muḥammed ﷺ O’nun Rasûlü ve en sevgili kuludur. O ﷺ, risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete nasihatta bulunmuştur. Allâh, onu diğer Peygamberleri mükâfatlandırdığı şeylerden daha fazlası ile mükâfatlandırsın. Allâh’ın salât ve selâmı Efendimiz Muḥammed’e ve diğer Peygamberlere olsun.

Ey Allâh’ın kulları, sizlere ve kendime yüce Allâh’a karşı takvalı olmayı tavsiye ederim. Allâhu Teâlâ aziz kitabında şöyle buyurmaktadır:

﴿وَأمُر أَهلَكَ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱصطَبِر عَلَيهَا لَا نَس‍َلُكَ رِزقا نَّحنُ نَرزُقُكَ وَٱلعَٰقِبَةُ لِلتَّقوَىٰ ١٣٢﴾

Manası: (Ey Rasûlüm), ailene ve ümmetine namazı emret. Kendin de ona devam eyle. Biz senden bir rızık (ailenin geçimini temin için çalışmanı) istemiyoruz. Seni, biz rızıklandırırız. Güzel akıbet takva sahiplerinindir. (Tâhâ sûresi, 132. ayet)

Değerli Müslümanlar bugünkü hutbemizin konusu, yüce Rabbimizin İslam’ın en yüce beş emirden biri olan namaz olacaktır. Efendimiz ﷺ mana olarak İslam’ın beş emir üzerine bina edildiğini buyurmuştur. Hadis-i Şerif’in devamında Kelime-i Şehadetten sonra Efendimiz Muḥammed’in zikrettiği ilk emir, namazın olması ve onun ehemmiyetine işaret edilmiştir.

Yanısıra İmam Nesâ’i’nin “Sünen-i Kübrâ” adlı eserinde rivayet ettiğine göre Rasûlullâh ﷺ şöyle buyurmuştur:

رأسُ الأَمْرِ الإِسلامُ وعَمُودُهُ الصَّلاة اهـ

Manası: İşin başı İslam’dır, direği namazdır.

Dolayısıyla namaz en zahir alametlerden, en yüce şiarlardan, en faydalı hazinelerden, Kelime-i Şehadetten sonra en büyük farz ve sevap kazandırıcı taatlerdendir. O, itaat ile huşu, luzüm ile zarurettir. Namaz, dua ile sena, şükür ile övgü ve Allâh’ı son derece yüceltmektir.

Namaz, gecenin koyu karanlığını aydınlatan, yozlaşanı kötü huyundan, bedbaht olanı perişanlığından, bezgini derin ümitsizliğinden kurtarıp necat yoluna kavuşturan ibadettir ve bundan dolayı İslam dininde namaza itina gösterilir. Allâhu Teâlâ namazı eda etmek hakkında muhkem kitabında şöyle buyurmaktadır:

﴿حَٰفِظُواْ عَلَى ٱلصَّلَوَٰتِ وَٱلصَّلَوٰةِ ٱلوُسطَىٰ وَقُومُواْ لِلَّهِ قَٰنِتِينَ ٢٣٨﴾

Manası: Farz namazlarının vakit ve erkânlarını gözeterek edasına devam edin, bilhassa orta (ikindi) namazına dikkat edin; ve Allâh’a itaat ederek namaza durun. (El-Bakarah suresi, 238. ayet)

Continue reading NAMAZ KILMANIN VE CEMAATİN EHEMMİYETİ