AŞURE GÜNÜ

Ḥamd Allâh’adır. O’na ḥamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O; tektir, ortağı yoktur. O’nun zıddı ve dengi yoktur. O’nun benzeri yoktur. O’nun mekânı yoktur. O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Yine şehadet ederim ki Efendimiz, sevgilimiz, yücemiz, rehberimiz ve gözümüzün nûru Muḥammed ﷺ O’nun rasûlü ve en sevgili kuludur. O ﷺ, risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete nasihatta bulunmuştur. Allâh, onu diğer Peygamberleri mükâfatlandırdığı şeylerden daha fazlası ile mükâfatlandırsın. Allâh’ın salât ve selâmı Efendimiz Muḥammed’e ve diğer Peygamberlere olsun.

Ey Allâh’ın kulları; sizlere ve kendime her şeye kâdir olan yüce Allâh’a karşı takvalı olmayı ve Peygamberlerin yolundan gitmeyi tavsiye ederim. Allâh-u Tebârake ve TeâKur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

﴿ وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ (14) فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا ءايَةً لِلْعَالَمِينَ (15) ﴾

Manası: Andolsun, Allâh, Nûḥ’u kendi kavmine Peygamber olarak gönderdi. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Allâh da onu (Nûḥ’u) ve gemide bulunanları kurtardı ve bunu alemlere bir ibret kıldı. (El-Ankebût suresi, 14. ve 15. ayetleri)

Allâh-u Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuruyor:

﴿فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (63) وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ (64) وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ (65) ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ (66) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (67) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (68)﴾

Manası: Bunun üzerine Allâh, Mûsâ’ya: “Değneğinle denize vur” diye vahyetti. Hemen deniz ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. Allâh, ötekileri de oraya yaklaştırdı. Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardı. Öbürlerini suda boğdu. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. (Eş-Şuarâ’ suresi, 63.-68. ayetleri)

Ey iman edenler; Büyük bir anma günü olan muharrem ayının 10. günü, Aşure gününde bulunuyoruz. Allâh-u Teâlâ, bu günde efendimiz Nûḥ ve onunla beraber olanları tufandan kurtarıp gemiden salim olarak indirdi. Allâh-u Teâlâ, bu günde efendimiz Mûsâ ve ona tabi olan Müslümanları zalim, kâfir ve asi olan Firavun’dan kurtardı. Rasûlullâh ﷺ, bir seferinde bir takım insanların yanından geçerken onları Aşure gününde oruçlu gördü ve onlara tuttukları orucun ne olduğunu sordu. Allâh’ın, bu günde Mûsâ ve Benî İsrâ’îl’i denizde boğulmaktan kurtardığını ve Firavun’u denizde boğduğunu söylediler. Ayrıca bu günde Allâh-u Teâlâ Nûḥ’un gemisini Cûdiyy dağında karaya oturttuğunu ve bunlardan dolayı Nûḥ ve Mûsâ (aleyhimesselâm) bu günde Allâh’a şükretmek için oruç tuttuklarını söylediler. Peygamber Efendimiz ﷺ, şöyle buyurmuştur:

أَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى وأَحَقُّ بِصَوْمِ هَذَا اليَوْم اﻫ

Manası: Ben Mûsâ’ya (aleyhisselâm) ve bu günde oruç tutmaya sizden daha öncelikliyim (bizim orucumuz geçerlidir).

Müslüman kardeşlerim; Nûḥ aleyhisselâm, iman etmeyen bir kavme gönderildi ve onları 950 sene boyunca gece gündüz, bazen tek tek bazen alenen İslam dinine davet etti. Buna rağmen onların çoğu iman etmeyip küfür üzerinde kaldı. Zalimler, Nûḥ Peygambere karşı düşmanlık besleyip ona söverek ve onu bayılana kadar döverek ona eziyet ettiler. Efendimiz Nûḥ, bayıldığında zalimler onun öldüğünü zannetti. Allâh, onu yine iyileştirdi ve zalimlerin bu amelleri efendimiz Nûḥ’un onları İslam dinine davet etmesinden alıkoymadı. Hatta Nûḥ Peygamber, onlara geri döndü ve onları bıkmadan usanmadan ta ki kendisine iman edenlerden başkaları iman etmeyecek diye vahiy gelene kadar İslam dinine davet etmeye devam etti. Nûḥ aleyhisselâm bunun üzerine yüce Rabbimizin bildirdiği gibi iman etmenyenlere şöyle beddua etti:

﴿ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (26) ﴾

Manası: Nûḥ şöyle dedi: “Ey Rabbim! İman etmeyenlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!” (Nûḥ suresi, 26. ayet)

Sonra Allâh-u Teâlâ bir tufan gönderdi ve imam etmeyenlerin hepsi öldü. Efendimiz Nûḥ ve kavminden ona iman edenler ise, efendimiz Nûḥ’un Allâh’ın emri üzere inşa ettiği gemide Allâh’ın koruması altında güven içindeydi.

Müslüman kardeşlerim; Efendimiz Mûsâ aleyhisselâm -Allâh bizi korusun- ilahlığı iddia eden zalim hükümdar, Firavun’un zamanında yaşıyordu. Allâh, efendimiz Mûsâ’ya Firavun’un yanına gidip onu İslam dinine, Allâh’ın birliğine inanmaya ve O’nu azze ve celle ortak ve benzerlerden tenzih etmeye çağırmasını emretti. Efendimiz Mûsâ, Firavun’un yanına gitti ve ona kendisinin Peygamber olduğunu kanıtlayan açık ve kat-i mucizeler göstermesine rağmen zalim Firavun, Mûsâ’ya iman etmeyi reddetti ve kibirlendi. Firavun, efendimiz Mûsâ’nın kavminden Müslüman olanlara eziyet etti. Bunun üzerine efendimiz Mûsâ, kendisine kavminden tabi olan altı yüz bin Müslüman ile Mısır’ı terk etti. Firavun, efendimiz Mûsâ’yı ve ona tabi olanları öldürmek için bir milyon altı yüz bin askeri ile onların peşine düştü. Ancak Allâh, Rasûlüne yardım etti. Allâh-u Teâyüce  kitabında şöyle buyuruyor:

﴿فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (63)﴾

Manası: Bunun üzerine Allâh, Mûsâ’ya: “Değneğinle denize vur” diye vahyetti. Hemen deniz ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. (Eş-Şuarâ’ suresi, 63. ayet)

Sevgili kardeşlerim; Deniz oniki kısma ayrıldı. Her kısım kocaman bir dağ gibiydi ve her kısmın arasında kuru bir yol açıldı, öyle ki efendimiz Mûsâ ve ona tabi olanlar o yollardan yürüdü. Onları izleyen Firavun ve ordusu ise denizde boğuldu. Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

﴿وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ ءامَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي ءامَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ (90) ءالآنَ وقد عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ المُفْسِدِين (91)﴾

Manası: Allâh, Benî İsrâ’îl’i denizden geçirdi, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: “Benî İsrâ’îl’in inandığından başka İlâh olmadığına inandım, artık ben Müslümanlardanım.” dedi. Şimdi mi?! Halbuki sen, bundan önce isyan etmiş ve daima fasitlerden olmuştun. (Yûnus suresi, 90. ve 91. ayetleri)

Ey iman edenler; Firavun, ölmek üzere iken tövbeyi ilan etti ancak bu durumda yapılan tövbe fayda vermez, çünkü tövbenin şartlarından kişinin hayatının kesin kurtulamayacağı andan önce olmasıdır. İşte Firavun’un durumu da böyleydi, onun boğulması kesindi. Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

﴿وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (18) ﴾

Manası: Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman; “Şimdi tövbe ettim.” diyenler ile imansız olarak ölenlerin tövbesi makbul değildir. İşte Allâh, onlara elem verici bir azap hazırlamıştır. (En-Nisâ’ suresi, 18. ayet)

Müslüman kardeşlerim; İslam dinine sabır ve sebat ile davet etmekte Peygamberler bizim için birer büyük rehberdir ve ashab-ı kiram ve ehl-i Beyt de onların yolunu izleyerek Allâh nezdinde makbul olan İslam dinini hayatlarıyla müdafaa etti. Peygamber Efendimizin ﷺ torunu olan efendimiz Hüseyin, Müslümanların hususlarına bakacak kabiliyeti ve fazilet ehlinin izni olmadan birisi halifeliğe atıldığını görünce ona karşı susmamıştır. O, ta ki küstah bir fasığın askerleri onu öldürünceye kadar -ki o Rasûlullâh’ın torunuydu-, hakka bağlı kalıp iyiliği emredip kötülükten nehyetmiştir. Efendimiz Hüseyin, böylece hayatını kaybetmiş olsa da Allâh nezdinde kazananlardandır.

Allâh’tan bize bu değerli şahısların hayatlarını örnek almayı ve onların yolundan gitmeyi nasip etmesini niyaz ederiz. Bu muhakkak ki Allâh için zor bir husus değildir.

Sizler ve kendim için Allâh’a istiğfar ederim.

İkinci Hutbe

Ḥamd Allâh’adır. O’na ḥamdeder, O’ndan yardım ve bizleri hidayette sabit kılmasını dileriz. O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz ve Allâh’ın saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Allâh’ın salât ve selâmı Efendimiz Muḥammed’eﷺ  ve diğer Peygamberlere olsun. Allâh mü’minlerin vâlidelerinden, Âl’den ve raşit halifeler Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali, rehber imamları Ebû Ḥanîfe, Mâlik, eş-Şafiî ve Aḥmed ve sâlih evliyalardan razı olsun.

Sizlere ve kendime her şeye kâdir olan yüce Allâh’a karşı takvalı olmayı tavsiye ederim.

Müslüman kardeşlerim; size Aşure günü oruç tutma sünnetini hatırlatırım. Birinci hutbede zikrettiğim gibi, Allâh’ın Rasûlü ﷺ, hakkında varit olunduğuna göre o ﷺ, Aşure gününde oruç tutardı ve o günde oruç tutmaya teşvik ederdi. Aynı şekilde muharrem ayının dokuzuncu gününde de oruç tutmak sünnettir. Allâh’ın Rasûlü ﷺ, şöyle buyurmuştur:

“لئنْ بَقِيتُ إلى قابلٍ لأصومَنّ التاسعَ”

Manası: Eğer gelecek seneye kadar yaşarsam (muharrem’in onuncu günüyle beraber) dokuzuncu günü de oruç tutarım. (İmam Muslim)

Bazı alimlerin sözlerine göre, muharrem’in dokuzuncu gününde oruç tutmanın hikmeti o’dur ki şayet kameri ayın başlangıcını tespit etmekte hata edildiyse insan bu şekilde ihtiyatlı olur. Başka alimlerin bu konuda başka sözleri de vardır. Eğer insan muharrem’in onuncu günü ile beraber dokuzuncu günü oruç tutmadıysa o zaman muharrem’in onuncu günü ile beraber onbirinci günü oruç tutması sünnettir. Hatta İmam Şafiî bu üç günde de, yani muharrem’in 9., 10. ve 11. gününde, oruç tutmanın sünnet olduğunu söylemiştir, o halde bu fırsatı kaçırmayın!

Müslüman kardeşlerim! Şunu da bilin ki, Allâh sizlere büyük bir husus olan O’nun Peygamberine ﷺ  salât ve selâm getirmeyi emretmiştir.

Allâh’ım! Efendimiz İbrâhîm’in ve İbrâhîm’in Âl’inin mertebelerini yücelttiğin gibi Peygamber Efendimiz Muḥammed’in ve Muḥammed’in Âl’inin mertebelerini yücelt. Şüphesiz Sen kâmil Kudret ve Rahmet ile vasıflanansın ve övülmeye layıksın.

Allâh’ım! Efendimiz İbrâhîm’e ve İbrâhîm’in Âl’ine bereket verdiğin gibi Peygamber Efendimiz Muḥammed’e ve Muḥammed’in Âl’ine bereket ver. Şüphesiz Sen kâmil Kudret ve Rahmet ile vasıflanansın ve övülmeye layıksın.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

﴿يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُـوا رَبَّكُـمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَىْءٌ عَظِيمٌ  (1) يَوْمَ تَرَوْنَها تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وتَرَى النَّاسَ سُكارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلكنَّ عَذَابَ اللهِ شَدِيدٌ (2) ﴾

El-Ḥacc suresi, 1. ve 2. ayetleri

Manası: Ey insanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun! Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, eğer emzikli bir kadın olsaydı emzirdiği çocuğu unuturdu ve eğer gebe bir kadın olsaydı çocuğunu düşürürdü. İnsanları adeta sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allâh’ın azabı çok şiddetlidir!

Dua:

Allâh’ım Senden dilekte bulunuyoruz dualarımızı kabul eyle. Allâh’ım günahlarımızı ve hatalarımızı bağışla. Allâh’ım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru. Allâh’ım kusurlarımızı, ayıplarımızı setreyle. Âmîn.

Kâmet getir!